oruç yıldırım
Aktif Üye
 
Karma: +0/-0
Mesaj Sayısı: 145
Nerden:
|
 |
« :» |
|
Prof. Dr. Turan Yazgan
Bugün Ergenekon'dan Çıkışımızın 4647. yıldönümüdür. Bu güne Türkler, dünyanın her yerinde, İran ve Anadolu coğrafyası hariç, ulu gün derler, kutlu gün derler, büyük gün derler. Bugün gerçekten ulu bir gündür. Çünkü tabiat, canlanır, yeşillenir, çiçeklenir, yeniden doğar. Türkler de yeniden doğmuştur. Türk Milleti, hemen hemen yok olmuş, etrafı dağlarla çevrili bir ovada 400 yıl çoğalmaya, düşünmeye, teşkilatlanmaya, kendi felsefesini, kendi devlet anlayışını, kendi millet geleneklerini geliştirmeye ve onları töre olarak Türk soyunun hafızasına silinmez şekilde yerleştirmeye çalışmıştır. Bu 400 yıl içinde gerçekten Türkler, bu dünyada, her şeyden önce aklın değerini öğrenmiştir ve o yüzdendir ki dünyada bugün ulaşılmış medeniyetin her zerresinde kayıtsız şartsız hak sahibi olmuştur. Yani 4647 yıl önce, onu da 400 yıl geriye götürürsek 5000 yıl kadar önce, astronomide, fizikte, kimyada temeller atmış ve Gök Tanrı dininin insanlık sevgisine dayalı Allah inancını temel yaparak, yaratandan ötürü bütün yaratılanları sevmeyi kalbimize yerleştirmiştir. İslâmiyet'le birlikte bu anlayış daha da kökleştirmiş ve sonuç olarak, Türk Milleti kayıtsız şartsız cihan hakimiyetine ulaşmıştır ve bu cihan hakimiyetine ulaşma M.S. 1600'lere kadar, hatta 1700'lere kadar kayıtsız şartsız sürmüştür. Cihan hakimiyeti, bugünkü manasıyla ele alındığı zaman, bir barbarlıktır, bir soygundur, bir sömürüdür. Bir insanı karınca kadar bile değersiz gören emperyalist güçlerin düşüncesidir. Ama Türklerin cihan hakimiyeti başka bir mana taşır. Türklerin cihan hakimiyeti; yeryüzünde canlı olarak ne varsa hepsini Allah'ın yarattığı inancından, hepsinin sevilmeye ve hepsinin sayılmaya layık olduğu inancından hareket eder ve bu yüzdendir ki Türk hakimiyeti döneminde, Türk topraklarında, Türk bayrağının dalgalandığı yerde hiçbir kulun burnu kanamamıştır ve bu yüzdendir ki Türkler dünyanın en zengin milleti olmuş ve devletleri de dünyanın en güçlü devletleri olarak yalnız kendi ülkelerindeki insanların refahına, mutluluğuna değil, kendi hudutları dışında da kim zulüm görüyorsa onları kurtarmaya koşmuştur ve zulmedeni cezalandırmayı vazife saymıştır. Bir millet düşünün ki; renginden, dilinden, dininden, örfünden-adetinden dolayı kimseyi ayrı düşünmüyor, hepsini bağrına basıyor. Her darda kalanı kılıçtan kurtarıp kendi vatanında yer veriyor, ev veriyor, iş veriyor. Bir millet düşünün ki, bunlarla asırlarca kardeş gibi yaşıyor ve sömürülmelerine, soyulmalarına asla imkan vermiyor. Kendi soyundan gelenlerin refahından çok, onların refahını düşünüyor, onların mutluluğunu düşünüyor. Bir yerde uyguladığı kanunu, bir başka yerde başka bir örfe dayalı bir halk yaşıyor diye, başka bir kanun uyguluyor. Bu milletin bu yüceliği akla dayalıdır, aklın hakimiyetine dayalıdır ve akıl sayesinde geliştirdiği ilimlerin, disiplinlerin sonucudur. Bu dönemin kalıntıları Pazırık'ta, Isık Göl'de, Çin'deki piramitlerde, Doğu Türkistan'daki mumyalarda ve kaybolmuş ama bundan sonra ortaya çıkarılacak şehirlerimizde.. yatmaktadır. Bu medeniyeti Anadolu'da, Roma'da ve İskandin - Avya'da da yaşattık. Batılılar bizden devraldıkları ve kendilerine mal ettikleri medeniyeti İslamiyet'le birlikte bize tekrar devrettiler. Haçlı seferleriyle gördükleri bu parlak medeniyetimizi tekrar devraldılar ve sömürgecilik yolu ile iyice zenginleşip Siyah Derilinin alın teri ve Kızıl Derilinin kanı üzerine yeni bir medeniyet inşa ettiler. Bugünkü canavarlıklarına bakarsanız bu tek dişi kalmış bir canavardır ve kendi sonunu hazırlamaktadır. Onaltıncı asır ve sonrasında, akli ilimler yerine nakli ilimleri esas almışız ve filan ibn-i falan şunu dedi, filan ibn-i falan bunu dedi diye medreselerimizden, sadece falanın filanın ne dediğini öğreten adamlar, insanlar yetiştirmişiz. Feodalizmin ayak basmadığı ülkemizde ağalar, şeyhler, şıhlar.. hakimiyetinin kurulmasına sebep olmuşuz. Bu halkımızın hürriyetten ve kendi iradesiyle kendi yolunu ve yönünü çizmekten mahrum olması sonucunu doğurmuştur. Şimdi bunu geri çevirmek isteyen Atatürk'ü de bu noktada anlayamamanın cezasını çekmekteyiz. 1990'larda çıkan fırsatı da bu yüzden değerlendiremedik. Gösteriden ileri gidemedik. Hissi hareketlerden kurtulamadık...Önümüze açılan dil birliği, fikir birliği ve iş birliği imkanını emperyalist güçlerin oyuncağı olarak heba ettik. Bu gün Allah'ın Türk coğrafyasına bahşettiği iktisadi kaynakların sömürülmesini, soyulmasını seyretmek gibi bir zillet içindeyiz. Bir başka zillet de, İsveçliler, Norveçliler ve Amerikalıların yaptığı katliam, Balkanlarda, Sovyetler Birliği'nde ve Çarlık Rusya'sında ve nihayet terk ettiğimiz topraklarda ve hatta Anadolu'muzda uğradığımız katliamın bu milleti bitirmeye, bu milleti yok etmeye yetmemiş olmasına rağmen dehşetli bir aşağılık duygusuyla yaşamaya mahkum oluşumuzdur. Ergenekon'dan Çıkış Bayramı şu anda, bütün dünya Türklüğü tarafından kutlanıyor. Bütün Türkistan topraklarında, Batı Türkistan cumhuriyetlerinin hepsinde bu bayram resmi bir bayramdır. Yeni bir resmi bayram değil, esir oldukları tarihe kadar resmi olarak yaşattıkları ve esaretten kurtuldukları tarihten sonra tekrar yaşatmaya başladıkları resmi bir bayramdır. Biz bu gerçeği tespit ettikten sonra 1990'dan itibaren işte bu sebeple bu bayramı yeniden Ergenekon Bayramı adıyla başlattık. Ergenekon'dan Çıkış, kutsal bir gündür ve ilahi bir mana taşır. İnsanlık sevgisiyle dolu olmayı gerektirir. Bu bizim tarihimize dönüşümüz demektir. Bu bizim, Bilge Kağan'ın veya Mustafa Kemal Atatürk'ün emrini yerine getirmemiz demektir. Buna engel olmak için milletimizi kendi iradesiyle oy veren, hür, birlik içinde ve müreffeh olmaktan uzak tutan; devletimizin başı dik, ordumuzun güçlü olmasını engelleyen ırkçılığa dayalı bölücülük hareketleri olabildiğince içten ve dıştan desteklenmektedir. İşte nevruz denilen Ergenekon'dan çıkış bayramımızın kutlanmasının aklımıza getirdiği acı tatlı düşünceler bunlardır. Ergenekon'dan çıkışımızın 4647. yıldönümü kutlu olsun. Tanrı Türk'ü Korusun Prof. Dr. Turan Yazgan Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi 280. Sayı Başyazısı
|